AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

DİLİMİZ   KİMLİĞİMİZDİR

   Dil bir milletin en önemli, en değerli servetidir. Bu paha biçilmez servetin korunması elbette tüm bireylerin istekle omuzlarına almaları gereken bir yüktür. Güzel ve anlaşılır bir Türkçenin nesilden nesile geçmesinde her bireyin duyarlılık kazanması önem arz eder.     

   Günümüzde bu yönde adım atan insanlar da yok değil. Ekrem Erdem’in ‘’Bizimki Türkçe Sevdası’’ ve Oktay Sinanoğlu’nun ‘’ByeBye Türkçe’’ adlı kitapları dilimizin önemini vurgulayan eserlerdendir. Dil canlıdır, gelişir. Elbette zaman ilerledikçe yeni kelimeler eklenir. Fakat yabancı kelimelerin birebir kopyalanması dil gelişimi değildir. Bu olay beraberinde dilin yozlaşmasını ve özgünlüğünü kaybetmesini de getirir. Ülkemizde bu olay sık sık görülmektedir. Başlıca nedeni gençlerin batıya duyduğu hayranlıktır. Günümüzde pek çok genç Türkçe kelimelerin yerine yabancı karşılıklarını kullanmaktadır ve bu dilimizin örünü tehdit eden büyük bir sorundur. Mustafa Kemal Atatürk bu konuyla ilgili ‘’ Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.’’Demiştir. Konfüçyüs’e sormuşlar ‘’Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız?’’ diye ‘’İşe dil ile başlar önce dili düzeltirdim’’ demiş.Dil, bir ulusun gerçek bir ulus olduğunun en büyük kanıtıdır. Dilimiz kimliğimizdir, dilimiz benliğimizdir. Bu sebeple dilimize sahip çıkmalı onu korumalıyız.

 Ahmet Emre KURANOĞLU           7-B

DİLİNE SAHİP ÇIK

Mustafa Kemal Atatürk “Türk ulusundanım diyen herkes her şeyden önce Türkçe konuşmalıdır.” sözü ile Türkçenin ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Bu sözü günümüz ile şekillendirirsek gençlerin çoğunun giderek özünden uzaklaşıp, bu güzel dilimizin yavaş yavaş kaybolmasına göz yumduklarını görmek oldukça basit.

  Aslında bakılırsa Türkçemizin yozlaşması batı dillerine özenilip çeşitli iş yerlerinin İngilizce adlandırılması ile başlamıştır. Ardından teknoloji de gelişip, akıllı telefonlarda gündemde olunca çeşitli uygulamalar genç kesimi içine çekmiş ve bu uygulamalarda kimliğimizi yavaş yavaş kaybettiğimizi, giderek de kaybedeceğimizi gösteriyor. Böyle zengin bir dile sahipken böylesi bir özentiye anlam vermek çok güç. Dilimizi yavaş yavaş kaybetmemize neden olan bu kesim bizim sadece dilimizi değil, kültürümüzü ve benliğimize de kaybetmemize neden olacaktır. Dilimizi geliştirmek için tabi ki yeniliklere ihtiyacımız var. Ancak bu boşluğu farklı bir kültüre ait sözcükler ile doldurmamız kendi kültürümüzden uzaklaşmamıza neden olur. Atatürk’ün “Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller bayındırlığından kurtarmalıdır.” Sözünü de dikkate alarak sadece dilimizi değil, kültürümüzü, benliğimizi hatta ve hatta “Türklüğümüzü” kaybetmememiz adına vakit çok geçmeden işe koyulmalıyız.

                                                                                   

Eslem Sare ÖZGEDİK                      10AL-B

ZÜHRE

  Saat sabahın yedisi. Camın pervazına umarsızca yasladım bedenimi. Bir elimde siyah bardağım diğer elimde henüz sönmemiş sigaram… Her ikisi de yarısında ve ben iki yarımın birbirini tamamladığını düşündüğüm gözlerimin kanlı olduğu o saatlerdeyim. Ne kahvemden bir yudum alıyorum ne de sigaramdan bir duman… Ne elimden kulbu çatlamış bardağımı bırakıyorum ne de parmaklarımın ezmiş olduğu tütünü… Günün ağardığını kanıtlayan ışıklar yüzüme vuruyor şiddetli bir şekilde. Rahatsızım. Epeyce huzursuz.
      Bir zamanlar burnumdan eksik olmayan eşsiz kokusunu unuttum. Ona dair pek hatıra da kalmadı zihnimin ücralarında. Sanki hiç elini tutamamış, saçlarına dokunmamış hiç yaşamamış gibiyim. Belki de yoktu o. Hiç de olmamıştı. Belki sadece hayallerimin kadınıydı Zühre. Her aklıma geldiğinde içimi hoş eden ismini şu sıralar ağzıma hiç almıyorum; dudaklarıma değmiyor Zühre. Korkuyorum onu unutmaktan. Ki unutuyorum da. Yatağın köşesine ilişiyorum. Yatağın ona ait olan kısmı hiç kimsede duymadığım portakallı şampuanlardan kokardı.  

       Her sabah ondan önce uyanır bu baş döndürücü koku eşliğinde güzel yüzüne bakardım. Hissederdi baktığımı. Belinde yer edinen yorganı yüzünü kapatırcasına çeker “bakma” diye mırıldanırdı. O halinin kötü olduğunu düşünür, ona o haldeyken bakmamı istemezdi. Oysa her hali güzel olan Zühre’min şu sıralar yüzü gelmiyor gözlerimin önüne. Aynı çarşafları kullanmaya cesaret edemiyor, yatağın ona ait olan tarafına dönemiyordum yüzümü. Şimdi saate bakmak istemiyordum. Çünkü biliyordum ki saat sensizliği yani Zühresizliği gösteriyordu. Odada birkaç adım daha attım. Odanın bir ucundan diğer ucuna yürümüş gibiydim. Ama sadece birkaç adım. Aklımda yine aynı düşünceler. Sadece o ve portakallı kokusu… Geceden beri yapmak istediği şey tüm çıplaklığı ile karşısında duruyordu. Ama zihni onu serbest bırakmıyordu. Bu ıstırap bu özlem  son bulsun istiyordu. Tavana bağladığı ipin altında gözleri kapalı bekliyordu. Belki dua ediyordu ya da bir yakarış… Odanın tam ortasında kendisini bekleyen bir boyunluk bir ip… Korkuyorum. Sadece korkuyorum. Çünkü bunun bir sanrı olacağını düşünüyorum. O an yapmaya karar veriyorum. Ağır aksak adımlarla çıkıyorum taburenin üstüne. Tam da o esnada ipin kenarlarında açan papatyaları görüyorum. İpi usulca boynuma geçiriyorum. Dudaklarımdan ufak bir yakarış çıkıyor ve odamda yankılanıyor. “Allah’ım eğer Zühre hayalimin ürünüyse ve ben delirdiysem sıkılaşsın boynumdaki ip. Eğer ki Zühre gerçekten varsa ve bir zamanlar onun yüzünü görerek açabildiysem gözlerimi kopsun ip asılı olduğu yerden.”
    Tam da o an bıraktım kendimi papatya bahçelerine. Bir an kendimden geçer gibi olmuştum. Ama ip koptu yerinden. Delirmediğimin farkındaydım ve Zühre; benim kadınım gerçekti. Artık varoluşundan emindim. Zühre’ye kavuşmuştum.

                                                                                                                            Melis BABAYİĞİT 11FL-B

MUTLULUK

               Mutlu olmak nedir sizce? Ufak bir çocuğun gülüşü, bir yaşlının duası, bir kadının sevgisi ya da bir köpeğin havlaması. Belki de hepsi.  İnsan, ömrü boyunca birbirine muhtaçtır. Her ne kadar birey olarak tekiz desek de birbirimize muhtacız.

               Bir günümüzü düşünürsek; sabah kalkıp eşimize kahvaltı hazırladığımız zaman eşimizin yüzündeki o güzel gülüş, kahvaltıyı  eşsiz  güzellikte kılar. Çocuklarımız ile zaman geçirdiğimizde, onlarla oyunlar oynadığımızda ne kadar mutlu olurlar! Ufacık bir sarılmak bile mutluluğumuza mutluluk katar. Anne, babamızı ziyaret ettiğimiz zaman onların mutluluğu tarif edilemez. Bu örnekler uzadıkça uzar. Peki tanımadığımız insanlara yaptığımız şeyler? Karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir engelliye yardım etmemiz, bir kediye su vermemiz, üşüyen bir çocuğa mont almamız… Bunlar yardım etmek değil midir? Aslında bunları farkında olmadan yaparız. Bir kişiye ya da hayvana yaptığımız yardım, akşam yastığa başımızı koyduğumuzda bizim huzurlu uyumamızı sağlar. Toplumumuz vicdani değerleri üst düzeyde olan bir ülkedir. Birçok yardım vakıfları yer almaktadır. Günümüzün iç acısı konularından biri olan kadınlarımızı şiddetten koruyan sığınma evlerimiz, kimsesiz çocuklarımız için çocuk esirgeme kurumlarımız, yaşlılarımız için huzurevlerimiz, hayvan dostlarımız için ise barınaklarımız vardır. Şimdi diyeceksiniz biz de bunları biliyoruz fakat ben size soruyorum. Kaç defa bu dernekleri, vakıfları ziyarete ettiniz? Hangisinin derdine derman, gülüşüne ortak oldunuz? Okullarımız kaç defa gezi düzenledi? Şu an cevapları düşündüğüm zaman ya bir kez ya da hiç cevabını duyar gibiyim.  Elimizden geldiğince bu derneklere, vakıflara bağışlarda bulunup ziyaretlerde bulunalım. Bulunalım ki fiziken orada olamadığımızda, manevi desteğimiz olmadığında bile onlara bu türden de olsa bir yardımımız dokunabilsin. Yarın bizler de  burada olabiliriz ve bu anlamda onları anlamaya çaba sarf etmeliyiz.

      “Faydalı olmak, mutlu olmaya eşit midir?” dersek; bence öyledir. Ulu önderimiz geçmişimize, bugünümüze, geleceğimize yönelik her alanda başarılı bir çizgi içinde faydalı işlerin mimarı olmadı mı? Gelmiş geçmiş en büyük dünya lideri olmak kolay olmadığı gibi hayatı boyunca bunu sürdürebilmek de hiç kolay olmadı şüphesiz. Çok okuyup ileri bir zeka ile kısacık ömründe savaşlarda ve koskoca  bir devlet kurmadaki başarısı tesadüf olmasa gerek. Hele ki; bu devleti ileri medeniyetler seviyesine yükseltmek için çok yönlü değişiklikler yapmak kolay değil. Biz de bence onun izinden giderek ülkemize, milletimize faydalı olup vatanına, milletine faydalı bireyler yetiştirdiğimiz zaman mutluluğumuz sonsuz olacaktır. Christian Andersen’in de dediği gibi  “Yeryüzünde faydalı olmak, mutlu olmanın tek yoludur.”

İlker Alpçetin

Fen Lisesi 10/B 223

MÜREKKEP

    Küçük bir çocukken ben tutmazken elim; kalem, silgi nasıl tutulacağını gösteren kişiydi öğretmenim. Ufacık parmaklarım kavrayamazdı kalemi, sürekli düşürürdüm yere. Hiç düşünmeden geliverirdi yanıma, yerden alıp tekrar sıkıştırırdı parmaklarımın arasına. Yazı yazacağımdan bîhaber başardım kalemi tutmayı. Sınıf arkadaşlarım bir iki çizik atarken defterlerine, ben sadece elime bakıyordum. Kalemi oynatırsam düşer diye korkuyordum. Oysa herkes çok rahat hareket ettirebiliyordu elini. Başardığımı fark eden öğretmenim sevinçle yanıma geldi. Bir umutla defterime baktı. En ufak bir çizik bile yoktu kağıtta. Bembeyaz sayfa duruyordu karşımda. O zamanlar fark etmemiştim o kağıdın beyazlığını.

 

    Şimdilerde ise o kadar mürekkeple doluyor ki kağıdım dertlerimden,özlüyorum o dokunulmamış pürüzsüz yüzeyi. Hala hatırlıyorum öğretmenimin hayal kırıklığıyla baktığı kağıdın yüzünü. Gördüğü en pürüzsüz bir kağıttı önümdeki. Dokunulmamış, bembeyaz kağıt... O buruklukla baktı öğretmen yüzüme. Sınıftaki bir şey başaramayan tek kişiydim. Bunu o hafif, kırık tebessümden anlamıştım. Ön sıralarda oturan, daha öncesinde de kağıt ve kalem ile uğraşıp resimler çizen arkadaşım çağırdı başımda duran öğretmenimi. Bana bakan kimse kalmayınca bir damla gözyaşı düştü kağıdımın tam ortasına. Bir anda sildim art arda düşen gözyaşlarımı. Çok çok ufakça tebessüm buldu dudaklarımı. Mühürlenmişti işte kağıdım. Bomboş değildi artık. Evet çok saçmaydı düşüncem, şimdi bunları yazabileceğimi bilseydim eğer değil tebessüm etmek mimik bile yapmazdım o zaman ki halime. Nerden geldiğini merak ettiğim, küçük çaplı cesaretimle çizgiler atmaya başladım kağıda. Bir sürü mürekkep izi tutmuştu kağıdımı. Yine de öğretmenimi çağırıp gösteremedim mühürlediğim kağıdımı. Hiç bilmedi öğretmenim benim de kağıdımı doldurabildiğimi. Hep en arka sıralarda oturdum,hep saklandım. Oysa çekinmeden her şeyimi paylaşabileceğim kişiydi öğretmenim.

 

      Bilseydim şimdilerde bu kadar derdimi yazıp beyaz bir yer bırakmayacağımı kağıtlarımda, hiç çekinmez, utanmazdım kendimden. Çünkü ben utanırken o halimden, gurur duyabileceğim tek yanımmış meğer...

                                                                                             

MELİS BABAYİĞİT

                                                                                                                                                                                                                                                                        FL 10 B

FAYDACI OLMA, FAYDALI OL

   Faydalı insan, bir işe veya başka bir insana yardım eden, yarar sağlayan insandır. Faydacı insan ise başkalarından medet uman, onlardan her şeyi bekleyendir. “Faydacı olma, faydalı ol!” sloganı bize, başkalarından çıkar ilişkisi içinde yarar sağlamak yerine başkalarına yardım et, anlamını verir.

   Yardım demişken bu sloganı kendine ilke edinen çeşitli dernekler ve vakıflardan söz etmek isterim. Örneğin; UNICEF, UNESCO, LÖSEV. Bu tür oluşumlar insanlara karşılıksız yardım eder ve faydalı işler yapar. Bence bu konu üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur. İnsan eğer yardım ediyorsa iyi kalplidir, sevgi doludur. Mutlaka saygı duyulması gereken biridir. Fakat yardımsever olmayan insan bencildir. Kendi kişisel hayatında da mutsuzdur.

    Düşünün, herkesin birbirine yardımcı olduğu bir yer. Dünya ne güzel olurdu, değil mi? Ama biz insanlar hep bencilliği seçiyoruz ve faydacı bir tavır sergiliyoruz. Yardım etmiyoruz. İnsanların birbirine tahammülü bile yok. İnsanların bu tavrı toplumun geneline yansıyor ve bu durum beni çok üzüyor. Eğer ülkeye yön verebilecek biri olsaydım insanlara öğreteceğim ilk şey “yardımlaşma” olurdu.

    Evet, belki ülkeye yön verebilecek güçte değilim fakat her insanın elinden gelenin en iyisini yapması gerektiğine inananlardanım. Bu yüzden faydacı değil, faydalı bir bireyim. Sen de elinden gelenin en iyisini yap. Faydacı olma, faydalı ol!

 

İNSAN HAKLARI

        Hak, insanların elinde barındırdığı, isteyebileceğimiz, kullanabileceğimiz, başkaları tarafından yok edilemez yetkidir. İnsanlar çeşitli haklara sahiptir.

         Sizin hakkınızın yendiğini oldu mu hiç? Ya da bu gibi bir durumla karşılaşsanız tepkiniz ne olurdu? İnsanların zar zor, gece gündüz yemeyip içmeden, çalışarak kazandığı, alın teri olan parasının çalındığını ya da sadece 8-9 yaşlarındaki çocukların ayakkabı cilalayarak veya alışveriş merkezleri önünde mendil satarak ekmek parası kazanmaya çalışmasını hayal edebiliyor musunuz? Şimdi onlarla empati kurmaya çalışın. Sadece düşünmekle kalmayıp orada olduğunuzu varsayın.O soğukta,o ayazda binaların dibinde daha çok küçük yaşta dilenen çocuklar var.Yaşama haklarının ihmal edilmediğini söyleyebilir misiniz? Yaşama hakkı,eğitim hakkı,barınma,beslenme,sağlık hakkı ve daha sayamayacağımız birçok hak var.Bu haklarımız bize doğuştan verilir ve doğuştan sahip olduğumuz yetkilere asla dukunulamaz. Eğer herhangi bir müdahale olursa insanlar arası eşitlik sağlanamamış olur. Peki, biz o çocuklarla eşit haklara sahip miyiz?

        Belki haberlerde görmüşsünüzdür. Çamurdan,tahtadan,kartondan ev yapmaya çalışan birçok insan var. Bu insanların barınma hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Bazı fakir ailelerin çocuklarının iyi bir eğitim alması çok da mümkün olmuyor. Ayrıca devletin yardım etmesi gereken onlarca aile var.Tahminen anne babalarımız haftada en az bir kez alışverişe, bir şeyler almaya gidiyor. Aldıkları da çoğu zaman elimizde olan şeyler.Bir de diğer anne babaları düşünelim. Geliri az olan ya da hiç olmayan,elindekilerle geçinmeye çalışan,cılız çocuklarına az da olsa doymuşluk hissi vermek için çabalayanlara… Paraları olmadığı için doğru düzgün beslenemiyorlar bile. Beslenemedikleri için de sağlıklı olmuyorlar. Sonuçta hakları ihlal edilmiş oluyor ve bu duruma hala göz yumanlar var.Tabii ki bu durumlar sadece duvarlara afişler asarak önlenemiyor. İnsanların bu duruma karşı bilinçli bir şekilde önlem alması gerekiyor.

           Sonuç olarak sahip olduğumuz bu haklar, yaşam için büyük önem taşır. Haklarımızı kullanırken başka insanların haklarına saygı duymalıyız. Hakları ihlal edilen insanlar için de somut çalışmalar yapmalıyız.

                                                                                                         

 

                                                                                                                                   TUNA KARTAL / 7-D

                                                                                                                                          

SEVGİ

 

     Zaman akıp gidiyor adeta su gibi… Zaman geçse de olsun, zaman biter. Ama sevgi zaman gibi değil. Sevgi dediğin hayattır. Dünyadır, hiçbir şeye değişilmez. Ne paraya ne de bir eşyaya…

    Zorla sevemezsin, sevdiremezsin. Eğer seveceksen gönülden ve isteyerek seveceksin. Eğer birini seviyorsan ama bunu söyleyemiyorsan o zaman işte o zaman bil ki o, senin için bir zaman kaybıdır. İnanın, sevgi saklanacak bir duygu değil!  

   Peki, herkesi sevebilir miyiz? Hayır, bu mümkün değil. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ama herkes herkese saygılı olmak zorunda. Saygı aslında sevginin bir parçasıdır. Bir insanı seversen bil ki zamanla saygı da duyacaksın ona.

   Zorla sevemezsin, sevdiremezsin demiştik. Çok sevdiğimiz birinin bizi sevmemesi de mümkün. Evet, kulağa garip geliyor olabilir ama doğru. Ne demiş Nazım Hikmet? ‘Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir. Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?’

      Siz, siz olun sevgi gibi bir duygunun büyüklüğüne inanın. Karşılık beklemeden sevin. Zaten karşılık beklersek bu bir tür çıkar ilişkisine dönmez mi? Dünya sevdikçe güzelleşir.

DOĞANIN PİLİ

     Dünyadaki her şey bir döngü içerisinde gelişir. Ve bu döngüde yaşayanbiz, faydacı olmak yerine faydalı olursak daha düzenli, daha temiz ve daha güzel bir dünyamız olur.

     Bir tohum atarsak toprağa ağaç olur. O ağaç insanlara gölge, kuşlara yuva olur. Kapımızın önüne bir kap su koyarsak evsiz hayvanlara hayat olur. Evimizde boşa yanan lambaları söndürürsek hem ev ekonomisine hem de dünyaya faydamız olur.

     Tüketmenin yanında üretmeyi ve korumayı da bilmek gerekir. Bu hepimizin dünyası ve kaynakları tüketmemek de bizim elimizde.

     Doğanın pili bitmesin, kaynaklarımız tükenmesin.

PUSULA

     Kitap, engin denizlere açıldığımızda bize yol gösteren pusula, yalnızlığımızı paylaştığımız yol arkadaşıdır. Paylaşmaktır bazen sevinci ve hüznü. Tanışmaktır. Hayal gücümüzün sınırlarını kaldıran, bizi gerçeklere hapsolmaktan kurtarandır.

     Hissetmektir kitap, hayatı hissetmek. Anlamak gibidir anlaşılamayanı. Her yeni güne uyandığımızda perdelerin arasından sızan umut, sessiz ama derinden gelen huzurdur.

     Başarıdır bazen de. Başarıya atılan ilk adımdır. Gelecekte iyi bir meslekte başarılı olmak isteyenlere bunun sadece çalışarak olmayacağının kanıtıdır.

     Kitaplara önem verin ve çok okuyun ki hem kendinize iyi bir gelecek hazırlayın hem hayat denizinde karşılaştığınız her fırtınada sığınacak bir limana sahip olun.

ALTIN KOLYE

Kurtuluş savaşı yıllarında halk çok fakirleşmişti. Her aile yoksulluğu derinden hissediyor buna bir çare arıyordu.  Fakat her ne kadar uğraşsalar da çözüm yok gibiydi. Bir gün uzun boylu iyi giyimli ve orta yaşlı bir adam çıkageldi. Tanrı misafiri olduğunu ve izin vermeleri  halinde bir gece konaklayacağını belirtti. Aile  fertleri kısa bir münazaradan sonra adamı evlerine davet ettiler. Adam eve buyur edilince kendini kısaca tanıttı.    

-Benim adımı bilmeniz önemli değil ama bilmek isterseniz bana Kerem de diyebilirsiniz. Uzun bir yoldan gelip uzun bir yola gitmekteyim.  Ülkemiz ne yazık ki savaş içerisinde. kime gitsem yoksulluk bahane edilir beni ağırlamak zor gelir. Komşu köyde adınızı duydum. Hanenize misafir olmak istedim.

Evin bütün fertleri bu konuşmadan bir şey anlamamıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kandilin kısık ışığında misafire ne varsa ikram edildi. Yoksulluktu ya ikram edilenler az ve özdü. Sabah olunca bu uzun boylu iyi giyimli orta yaşlı adam kimseye bir şey demeden ortalıktan kaybolup gitti. Giderken de yanında getirdiği kelebeğe benzeyen el yapımı kolyeyi yattı odaya sakladı.

Aslında bu adam inançlı bir devlet memuruydu. görevi kasaba kasaba gezip vergi toplamaktı. Ama yolu öyle yerlere düşüyor insanlardan selamlarından başka alacak bir şeylerinin  olmadığını görüyor içten içe kurtuluş reçetesi arıyordu. Günler haftaları haftalar ayları kovalamış ülke sonunda düzlüğe çıkmıştı. Son düşman askeri de vatandan atılalı sadece birkaç hafta oluyordu.  Ülkeye barış gelmiş Kerem’in de vazifesi son bulmuştu. Kasabasına dönerken yine uğradı.  bütün köylüyü huzurunda topladı ve kim olduğunu açıkladı. Ardından köylüyü de peşine takıp misafir kaldığı evin yolunu tuttu. Kerem önde ahali arkada eve vardılar. ev halkı bu orta yaşlı adamı görünce hemen tanıdı. Ahaliyi görünce ise derin bir korkuya kapıldılar. Kerem kendini tanıştırdı ve eve bir kolye bıraktığını onu kendisine vermelerini istedi. Ev halkı şaşkındı. böyle bir kolyenin varlığından haberdar değildi. Kerem odaya çıktı ve kolyeyi sakladığı yerde buldu. dışarı çıktı ve olanları anlatmaya başladı:  

-Ben yeni kurulan devletin bir vergi memuruydum. Görevim buraların vergisini savaştaki devletime iletmekti. Gördüm ki sizde yoksullukla bir savaş içindesiniz. Sizlerin yoksulluğu beni derinden etkiledi. bir çoğunuzun oğlu eşi babası zaten savaşta. Ve verecek canınızdan başka bir şeyiniz yok.  o yüzden size kim olduğumu diyemedim. Beni affedin.

Kerem sözlerini bitirirken gençten bir gelin haykırarak bağırdı:

-Seni neden affedelim? Vatanımız paraya ihtiyaç duyarken sen elindeki şuncacık kolyeyi sakladın diye mi affedelim?

Kerem bu söz üzerine sözü kesip bir adım öne atılarak sesini de yükselterek devam etti:

-Evet bu kolyeyi sakladım. Bir önceki köyün en zengini elinde kalan son değerli eşyası olarak bana bunu verdi. Duydum ki düşman askeri buralarda pusu kurmuş. Şuncacık kolyenin bile bu hainlerin eline geçmesine razı olmadı gönlüm. O yüzden sakladım. Vicdanım onu tekrar alamadığım için rahat etmedi. Vazifemden istifa ederek onu buraya almaya memleketimin yoksul insanlarının vatanına alıp götürmeye geldim. Ey ahali bir kez daha söylüyorum beni affedin.          

Aradan  yıllar geçmiş Türkiye içine girdiği yoksulluk  mücadelesini kazanmıştı.  Bu kasabadaki herkes o günlerin bir anısı olsun diye, evlenecek gelinlik kızlarına, vatan için yaptıkları fedakarlıkların anısına, böyle bir ceyiz takısı hediye etmeyi gelenek haline getirmişler  .Adınada Kerem kolyesi denmiş.

                                                        Sude SARIKAYA   7/D

KÜÇÜK FATMA

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla Kurtuluş savaşı başlamıştı. Ülke yokluk içerisindeydi. Akhisar Kasabası’nda yaşayanlar var olan imkânlarıyla cephedeki askerlere erzak götürüyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Kadınlar askerlerin üşümemesi için onlara kazaklar dikiyor, o kazakları cepheye gönderiyordu.

Akhisar Kasabası’nda yaşayan erkeler aileleriyle vedalaşıp cepheye gidiyorlardı. Tüm anneler perişandı. Ahmet’in annesi Fadime Hanım çok iyi bir kadındı. Oğluyla vedalaşırken çok üzgün olup bunu Ahmet üzülmesin diye belli etmiyordu. Ahmet’in eşi Ayşe hamileydi. Ahmet’in nur topu gibi bir evladı doğacaktı. O saat gelmişti. Ahmet artık gidiyordu. Anası, eşi perişan olmuştu. Ama her şeye rağmen vatanlarına ve Ahmet’e güveniyordu. Fadime Hanım diktiği kazakları verip sıkı sıkı sarılmıştı oğluna. Askerler yola çıkmıştı. Cepheye vardıklarında savaş devam ediyordu. Ahmet’in cepheden arkadaşı Mehmet büyüyünce öğretmen olmak istiyordu ve hayallerini Ahmet’e anlatıyordu. Bir gün yine cephede savaşırken düşmanların bomba atmasıyla Ahmet şehit oldu. O gün Ahmet’in bir kızı doğdu.  O gün Mehmet, Ahmet’in annesi Fadime Hanım’ı aradı.

Fadime Hanım:

-Oğlum, nur yüzlüm, Ahmet’im nasılsın?

Mehmet gözyaşlarına hâkim olamadı ve:

-Fadime Teyzem, ben Mehmet. Sana bir iyi, bir kötü haberim var. İyi haberim şu ki Ahmet kızının doğduğunu öğrendi ve çok mutlu oldu. Sizden bir şey istedi. Kızının adının Fatma olmasını. Kötü haberde şu ki oğlunuz ruhunu Türk milletine teslim etti ve şehit oldu.

Fadime Hanım çok üzülmüştü. Buna rağmen dik durarak,

-VATAN SAĞOLSUN, dedi  ve telefonu kapattı.

Mehmet üzgünce cepheye gitti ve savaşa devam etti. Günler sonra savaş kazanıldı ve Türk milleti bağımsızlığını ilan etti. Yıllar, yıllar sonra Fatma büyüdü okula başladı. Zorluklar içinde çalışkan bir kız olmuştu. Fakat kıyafetleri eskimiş, ayakkabıları yırtılmış olduğu için okula giderken zorluk çekiyordu. Kıyafetlerinin eskimiş olduğunu gören öğretmen ana adını sordu. Fatma öğretmenim diye cevap verdi.

-Kızım senin babanın adı nedir?

-Ahmet öğretmenim.

-Benim cephede, beni kurtarmak isterken şehit olan arkadaşımın adı da Ahmet idi. O da kızının adının hep Fatma olmasını isterdi. Ama yeni doğan kızını göremeden vatanı için şehit olmuştu.

-Benim babam da Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu öğretmenim.

-Fatma’nın cepheden arkadaşı olan Ahmet’in kızı olduğunu öğrenen Mehmet Öğretmen Fatma’ya sıkıca sarıldı ve bir daha hiç bırakmayacağına dair söz verdi.

                                                                                                                              Doğa Afra ATAÇ 7/C

KAYIT BAŞVURUSU

KAMPUS SEÇİMİ

OKUL SEÇİMİ

SINIF SEÇİMİ