AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

ALTIN KOLYE

Kurtuluş savaşı yıllarında halk çok fakirleşmişti. Her aile yoksulluğu derinden hissediyor buna bir çare arıyordu.  Fakat her ne kadar uğraşsalar da çözüm yok gibiydi. Bir gün uzun boylu iyi giyimli ve orta yaşlı bir adam çıkageldi. Tanrı misafiri olduğunu ve izin vermeleri  halinde bir gece konaklayacağını belirtti. Aile  fertleri kısa bir münazaradan sonra adamı evlerine davet ettiler. Adam eve buyur edilince kendini kısaca tanıttı.    

-Benim adımı bilmeniz önemli değil ama bilmek isterseniz bana Kerem de diyebilirsiniz. Uzun bir yoldan gelip uzun bir yola gitmekteyim.  Ülkemiz ne yazık ki savaş içerisinde. kime gitsem yoksulluk bahane edilir beni ağırlamak zor gelir. Komşu köyde adınızı duydum. Hanenize misafir olmak istedim.

Evin bütün fertleri bu konuşmadan bir şey anlamamıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kandilin kısık ışığında misafire ne varsa ikram edildi. Yoksulluktu ya ikram edilenler az ve özdü. Sabah olunca bu uzun boylu iyi giyimli orta yaşlı adam kimseye bir şey demeden ortalıktan kaybolup gitti. Giderken de yanında getirdiği kelebeğe benzeyen el yapımı kolyeyi yattı odaya sakladı.

Aslında bu adam inançlı bir devlet memuruydu. görevi kasaba kasaba gezip vergi toplamaktı. Ama yolu öyle yerlere düşüyor insanlardan selamlarından başka alacak bir şeylerinin  olmadığını görüyor içten içe kurtuluş reçetesi arıyordu. Günler haftaları haftalar ayları kovalamış ülke sonunda düzlüğe çıkmıştı. Son düşman askeri de vatandan atılalı sadece birkaç hafta oluyordu.  Ülkeye barış gelmiş Kerem’in de vazifesi son bulmuştu. Kasabasına dönerken yine uğradı.  bütün köylüyü huzurunda topladı ve kim olduğunu açıkladı. Ardından köylüyü de peşine takıp misafir kaldığı evin yolunu tuttu. Kerem önde ahali arkada eve vardılar. ev halkı bu orta yaşlı adamı görünce hemen tanıdı. Ahaliyi görünce ise derin bir korkuya kapıldılar. Kerem kendini tanıştırdı ve eve bir kolye bıraktığını onu kendisine vermelerini istedi. Ev halkı şaşkındı. böyle bir kolyenin varlığından haberdar değildi. Kerem odaya çıktı ve kolyeyi sakladığı yerde buldu. dışarı çıktı ve olanları anlatmaya başladı:  

-Ben yeni kurulan devletin bir vergi memuruydum. Görevim buraların vergisini savaştaki devletime iletmekti. Gördüm ki sizde yoksullukla bir savaş içindesiniz. Sizlerin yoksulluğu beni derinden etkiledi. bir çoğunuzun oğlu eşi babası zaten savaşta. Ve verecek canınızdan başka bir şeyiniz yok.  o yüzden size kim olduğumu diyemedim. Beni affedin.

Kerem sözlerini bitirirken gençten bir gelin haykırarak bağırdı:

-Seni neden affedelim? Vatanımız paraya ihtiyaç duyarken sen elindeki şuncacık kolyeyi sakladın diye mi affedelim?

Kerem bu söz üzerine sözü kesip bir adım öne atılarak sesini de yükselterek devam etti:

-Evet bu kolyeyi sakladım. Bir önceki köyün en zengini elinde kalan son değerli eşyası olarak bana bunu verdi. Duydum ki düşman askeri buralarda pusu kurmuş. Şuncacık kolyenin bile bu hainlerin eline geçmesine razı olmadı gönlüm. O yüzden sakladım. Vicdanım onu tekrar alamadığım için rahat etmedi. Vazifemden istifa ederek onu buraya almaya memleketimin yoksul insanlarının vatanına alıp götürmeye geldim. Ey ahali bir kez daha söylüyorum beni affedin.          

Aradan  yıllar geçmiş Türkiye içine girdiği yoksulluk  mücadelesini kazanmıştı.  Bu kasabadaki herkes o günlerin bir anısı olsun diye, evlenecek gelinlik kızlarına, vatan için yaptıkları fedakarlıkların anısına, böyle bir ceyiz takısı hediye etmeyi gelenek haline getirmişler  .Adınada Kerem kolyesi denmiş.

                                                        Sude SARIKAYA   7/D

KÜÇÜK FATMA

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla Kurtuluş savaşı başlamıştı. Ülke yokluk içerisindeydi. Akhisar Kasabası’nda yaşayanlar var olan imkânlarıyla cephedeki askerlere erzak götürüyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Kadınlar askerlerin üşümemesi için onlara kazaklar dikiyor, o kazakları cepheye gönderiyordu.

Akhisar Kasabası’nda yaşayan erkeler aileleriyle vedalaşıp cepheye gidiyorlardı. Tüm anneler perişandı. Ahmet’in annesi Fadime Hanım çok iyi bir kadındı. Oğluyla vedalaşırken çok üzgün olup bunu Ahmet üzülmesin diye belli etmiyordu. Ahmet’in eşi Ayşe hamileydi. Ahmet’in nur topu gibi bir evladı doğacaktı. O saat gelmişti. Ahmet artık gidiyordu. Anası, eşi perişan olmuştu. Ama her şeye rağmen vatanlarına ve Ahmet’e güveniyordu. Fadime Hanım diktiği kazakları verip sıkı sıkı sarılmıştı oğluna. Askerler yola çıkmıştı. Cepheye vardıklarında savaş devam ediyordu. Ahmet’in cepheden arkadaşı Mehmet büyüyünce öğretmen olmak istiyordu ve hayallerini Ahmet’e anlatıyordu. Bir gün yine cephede savaşırken düşmanların bomba atmasıyla Ahmet şehit oldu. O gün Ahmet’in bir kızı doğdu.  O gün Mehmet, Ahmet’in annesi Fadime Hanım’ı aradı.

Fadime Hanım:

-Oğlum, nur yüzlüm, Ahmet’im nasılsın?

Mehmet gözyaşlarına hâkim olamadı ve:

-Fadime Teyzem, ben Mehmet. Sana bir iyi, bir kötü haberim var. İyi haberim şu ki Ahmet kızının doğduğunu öğrendi ve çok mutlu oldu. Sizden bir şey istedi. Kızının adının Fatma olmasını. Kötü haberde şu ki oğlunuz ruhunu Türk milletine teslim etti ve şehit oldu.

Fadime Hanım çok üzülmüştü. Buna rağmen dik durarak,

-VATAN SAĞOLSUN, dedi  ve telefonu kapattı.

Mehmet üzgünce cepheye gitti ve savaşa devam etti. Günler sonra savaş kazanıldı ve Türk milleti bağımsızlığını ilan etti. Yıllar, yıllar sonra Fatma büyüdü okula başladı. Zorluklar içinde çalışkan bir kız olmuştu. Fakat kıyafetleri eskimiş, ayakkabıları yırtılmış olduğu için okula giderken zorluk çekiyordu. Kıyafetlerinin eskimiş olduğunu gören öğretmen ana adını sordu. Fatma öğretmenim diye cevap verdi.

-Kızım senin babanın adı nedir?

-Ahmet öğretmenim.

-Benim cephede, beni kurtarmak isterken şehit olan arkadaşımın adı da Ahmet idi. O da kızının adının hep Fatma olmasını isterdi. Ama yeni doğan kızını göremeden vatanı için şehit olmuştu.

-Benim babam da Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu öğretmenim.

-Fatma’nın cepheden arkadaşı olan Ahmet’in kızı olduğunu öğrenen Mehmet Öğretmen Fatma’ya sıkıca sarıldı ve bir daha hiç bırakmayacağına dair söz verdi.

                                                                                                                              Doğa Afra ATAÇ 7/C

KADER ANA 

  Kurtuluş Savaşı’nın yeni başladığı zamanlarda, halk vatanına yardımcı olmak için elinden geleni yapıyordu. Erkekler, vatan uğruna canlarını ortaya koyarak savaşa gidiyor, kadınlar, askerlere kazaklar, kıyafetler örüyor, yemekler yapıyordu. Bu kadınlardan biri de Kader Ana’ydı.

  Kader Ana küçük bir köyde iki kızıyla beraber oturuyordu. Eşini kısa bir süre önce savaşta kaybetmişti fakat bir damla gözyaşı bile dökmemiş ve ‘’Vatan Sağ olsun’’ demişti. Kızlarıyla beraber yaptığı yemekleri sahra çadırına götürmek üzere kızlarıyla vedalaşıp evden çıktı. Mahallede in cin top oynuyor, toz topraktan karşısı gözükmüyordu. Bu hava bile insanın içini ürpertmeye yetiyordu. Bağıran askerlerin sesleri ve silah sesleri birbirine karışmıştı. Kader Ana savaş meydanından uzak olan sahra çadırına gitti, askerlerin yaralarını sardı. Kızlarıyla beraber yaptığı çorbayı askerlere içirdi. Tek kolu, bacağı kopmuş askerler adeta acı çekmiyormuş gibi vatanı için savaşmaya can atıyor, geri dönmek istiyorlardı. Onların bu halini gören Kader Ana oğullarıyla gurur duyuyordu ancak onlar vatan için bu kadar çok şey yaparken onun sadece yemek yaparak ve yaraları sararak yeterince yardımcı olamadığını düşündü. Savaşa katılmaya karar verdi.

  Sahra çadırında işi bitince eve gitti ve kızlarıyla helalleşti, onlara asla üzülmemelerini ve vatan için ellerinden geleni yapmalarını istediğini söyledi. Evden çıkarken arkasında gözü yaşlı kızlarını bırakmıştı.

  Aradan haftalar geçmişti ancak annelerinden haber alamamışlardı. Kader Ana’yı merak eden kızları ilk olarak sahra çadırına gitmeye karar verdiler. Sahra çadırındaki hemşireye annelerinden bahsettiler, kadın hemen onun Kader Ana olduğunu anladı ve kızlarına olayı açıkladı. Kader Ana vatanı için kahramanca savaştı, Türk bayrağının yere değmesine izin vermedi. İki gün önce  savaşta on  beş yaşındaki bir gencin ölmesini engellerken sırtından vurularak hayatını kaybetti. Ancak Kader Anayı orada bırakmadılar ve geri getirdiler, isterseniz sizi şehit olduğu yere götürebilirim dedi hemşire.  Kader Ananın şehit olduğu kurtarılmış vatan toprağına  gittiler. Kızları mezarın başında ağlarken kadın onlara annesinin son mektubunu verdi. Mektupta yazanlar kızlarına annelerinden kalan son öğüttü. 

 ‘’ Kızlarım

 Eğer hayatımı kaybedersem sakın üzülmeyin, her şey vatan içindir. Bende babanız gibi şehit düşebilirim. İşte bu zaman arkamızdan ağlamak yerine vatanınıza olabildiğince faydalı olun. Bu size son vasiyetimdir. Türk Bayrağı’nı asla yere düşürmeyin. ‘’

 Kızları mektubu okuduktan sonra savaşa gitmeye karar verdiler ve anne ve babaları gibi cesurca savaştılar.

 

                                                                 Ilgın DALKIRAN   7/C

ÇİNİ

Günlerden bir gün genç adam Osmanlı zamanından kalma bir türbenin çinilerine göz dikmişti . Bu çinilere paha biçilemiyordu. Ne var ne ederim o çinileri gecenin bir vaktinde çalarım diyordu. Hırsızlık için  beklemeye başladı. Türbenin bahçesinde uyuya kaldı. Sabaha karşı yandaki camiden   sabah namazından çıkan cemaatin sesine uyandı. Onların gitmesini bekledi.               

Türbenin  boş olduğunu sanıp içeri girdi.  İçeride bir yaşlı adamın ibadet ettiğini gördü ve öylece kalakaldı. Bunun üzerine genç adam ihtiyarı boş verip caminin çinilerini sökmeye başladı. İçinden ' zengin oldum zengin' diye sevinirken  yaşlı adam duasını bitirip yanına yaklaştı. Oldukça hoş bir ses tonuyla yaptığının nasıl bir yanlış olduğunu anlatmaya başladı. Genç adam başlarda kulak asmasa da birkaç dakika geçince adamın dedikleri içine dokunmaya başladı. Yaptığının ne kadar büyük bir yanlış olduğunu eskiye özellikle de atalarının en büyük mirası olan yapılara zarar vermenin ne kadar büyük bir alçaklık olduğunu fark edince ağlayarak yaşlı adamın dizlerine kapandı. 

Söktüğü taşları yerine yerleştirerek birlikte türbeden çıktılar. Birkaç yıl sonra genç adam hayatının mesleğinin seçimini o geçe yaşadığı olayla yaptığının farkına vardı.Yeni mesleği ne miydi? Hasar görmüş tarihi eserleri restore etmek...

                                                                                                    Ediz ÇALIŞ   7/D

NİZAMETTİN DEDE

Nizamettin dede, bir kahraman, bir şehit, bir Çanakkale gazisiydi. Gençleri elinden geldiğince bilinçlendirmek istiyordu. Bunun için okullara gidiyor, gençlere anılarını, vatanı,şehitleri anlatıyordu.

  Yine bir gün Ankara'da ki bir okula gitmişti. Okulun bahçesinde, tarih öğretmeni olduğunu tahmin ettiği bir adam duruyordu. Öğretmen, dedenin elindeki büyük tabloyu aldı ve taşımasına yardım etti. Ağır ağır merdivenlerden çıkıyorlardı şimdi.

Sınıfın önüne geldiklerinde içeri girdiler. Öğretmen elindeki tabloyu masaya bıraktı ve bir köşeye geçip sessizce dedenin anlatmasını bekledi. Öğrenciler ayaktaydı.

''Merhaba gençler'' Öğrencilere oturmalarını işaret etti. ''Ben Çanakkale gazisiyim.'' diye söze başladı. Masadan tabloyu alarak öğrencilerin görmesini sağladı. Temiz, ince camın içinde kırmızı kumaşın üstünde ay-yıldız vardı. ''Bunu bana komutanım, cephede vermişti. Unutmamam, bir parçam gibi kalsın diye vatan. Şimdi ben size veriyorum bunu. Gördükçe vatanı, tarihimizi hatırlayın diye.''

Çanakkale'den, anılarından ve vatan sevgisinden bahsetti. ''Sevgili çocuklar, siz şehit oğlu, bir gazi, bir Atatürksünüz! Sizin yaşınızdaki gençler şehit olacaklarını bile bile, gözlerini kırpmadan cepheye gittiler. Sadece ailelerini değil, vatanı düşündüler.'' derin bir nefes aldı. ''Vatanı korudular.'' gözleri yaş içinde kalmıştı. Öğrenciler de ağlıyorlardı. 

''Ağlamayın gençler, ağlamayın! Onların yerini yeni kahramanlar, sizler alacaksınız! Vatan size emanet. Vatanınızı, milletinizi, bayrağınızı sevin, koruyun. Tarihimizi unutturmayın. Sizler bir geleceksiniz. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!''

                                                          Irmak UZUN   7/B

BİR TAS UĞRUNA

Kurtuluş savaşı zamanlarıydı. Şahin adındaki vatan sevgisiyle büyümüş gencin askerlikteki ilk görev  yılları olacaktı.Bu iş için çok heyecanlıydı.Senelerdir hayalini kurduğu bir hedefti sonucunda. Daha küçükken bile bu, en büyük hayaliydi.Teğmen olarak mezun olmuştu.Savaş ortamından dolayı ilk görevi bir savaş alanı olmuştu doğal olarak.

            Genç üsteğmen askere giderken çokça göz yaşıyla uğurlanmıştı.Bu göz yaşlarını mutluluk göz yaşları olmadığı için garipsedi.Annesine sarılıp “Gelmezsem..”diye başlayan cümlelerle annesine görevinin ne demek olduğunu anlatmaya çalıştı. Annesi ona daha sıkıca sarıldı,sesi titreyerek “Deme öyle” dedi.Şahin “Ama olurda gelmezsem arkamdan ağlamayın bilin ki diğer tarafta size gülüyor olacağım,ölüm son değildir,şehitlik hele hele hiç değildir.”dedi. Annesi  sustu,kendine iyi bakmasını tembihledikten sonra onu gönderdi.Genç üsteğmen askerlerle dolu bir otobüsteydi.Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.Sonunda hayaline kavuşacaktı Şahin. Nihayet geçmek bilmeyen saatlerden sonra savaş alanına varmışlardı.Otobüsten inmeden daha   silah seslerini  duymaya başladı Şahin. Otobüsteki komutanlar onları hızlıca kışlaya götürdü. Oradaydı,  işte senelerdir hayalini kurduğu bu kışla… Hızlıca cepheye yerleştirileceklerdi fakat savaş en kritik anındaydı duyulan seslere göre.O günün akşamı ortalık biraz yatışınca Şahin yerine yönlendirdi.Burada olduğu için mutluydu haftalarca belki de yıllarca bu cephede bilmediği kişilerle duracaktı.Ama bundan çok mutluydu,buraya geldiği ilk zamandan daha sakin olmuştu etraf fakat hava şartları çok sıcaktı.Ağustosun ortasındaydılar.Ertesi gün savaş iyice şiddetlendi.Şahin görevini terinin son damlasına kadar yerine getiriyordu.Düşmanları tek atışta yere serebiliyordu. Bu nedenle de düşmanlar onu hedefleri bellemişti.Oda bunun farkındaydı ama kaçmıyordu.Ölmeyi umursamadan savaşıyordu.Yaklaşık bir haftadır son hızıyla süren savaşın sonunda Türk cephesinin su ve yemek kaynağı tamamen tükenmişti.Susuz daha ne kadar dayanabilirlerdi ki? Buraya ölmek için gelmişlerdi,ama susuzluktan değil göğüslerine saplanan mermiden!Nasıl su kaynağı bulabileceğini düşünen Şahin’in gözüne içinde su dolu bir tas çarptı.Bunu alırsa yanlarında gecen küçük akıntıyı durultarak suyu içebileceklerdi . Kimsenin susuzluk tehlikesi kalmayacaktı.Ama öte yandan,bu kusursuzca kurulmuş bir tuzakta olabilirdi.Tası iyice gözüne kestiren Şahin onu almaya karar verdi.Hızlıca adımını atıp ayağını yere sertçe bastı.Basmanın etkisiyle hemen tasın yanına düşüverdi.O an hemen oradan uzaklaşması gerektiğini fark eden Şahin yerine bastı ver her ihtimali göze alıp tası cephenin içine attı.O anda sağ taraftan gelen keskin bir ses duydu.Bu sesi duymasıyla yere düşmesi  bir oldu. Vurulmuştu. Başının yere düşmesiyle  düşmanları sevince boğuldu.  Türkleri ise  derin bir acı kapladı. Şahin son gücüyle elindeki küçük kağıdı önündeki kişiye uzayıp zar zor duyulan bir sesle “Anneme..” dedi.Bu kağıt parçası Şahin in ölümünden 3 gün sonra annesine iletildi.Annesi şehit oğlunun mektubunu aldı ve okumaya başladı. Mektubun bir kaç cümlesini okumaya başlamıştı ki yazılanlardan dolayı  göz yaşlarına boğuldu. Mektubun ilk bir kaç cümlesinde  şunlar yazmaktaydı:

“Sevgili Annem,

Eğer bunu okuyorsan ben şehit mertebesine ulaşmışım demektir. Söylediklerimi unutma,ve sakın ağlama.Çünkü ben bir tas uğruna bile  vatanım için şehit olurum.

... ”

                                                                                         Öykü UYSAL   7/B

KIRMIZI

   İnsan, hayatın başlangıcından beri var olmuş ve var olmaya devam eden sırlarla örülü varlık… Türlü türlü insan vardır: Mutlu, üzgün, şaşkın, bezmiş, neşeli… Hayat insana her zaman istediğini vermez ve böyle zamanlarda insan, belki korunmak belki de mağrur durabilmek adına bir maske ardına gizler tüm benliğini.

 

    Bir insanın hayatı boyunca stabil duygular yaşaması mümkün değildir. Her an, her dakika başka bir ruh haline bürünür zihinler. İnsan mutluysa mutlu olabilmeli, duygularını da özgürce yaşayabilmelidir hayat denen zorlu sınavın karşısında. Günümüzde insan kendini hep dışa karşı saklamış bazen kendine bile dürüst olamamıştır. Her insan gerçek “benliğini” göstermez belki de gösteremez. Bunu çıkarları için de çevresindekilerin iyiliği için de yapabilir. Kendisini ifade etmek istese bile yüzünü karanlığa boğar ve karanlıkta ışık olmadan hiçbir şey görünmez. Bir yerden ışık gelmelidir, bir inanç ışığı kadar berrak. O ışık başkasından da gelebilir veya bunu bazen insan, kendi çabasıyla kör gözlerle de yapabilir. Belki küçük bir mum, belki de büyükçe bir şömine alevi; ilk ışığı ile yüzü aydınlatır. Sonra ise sıcaklığı ile kavurur bedeni. Sahtelikler azalır, hisler çoğalır. Ten rengi göründüğünde ise bilinmeli ki o maskeler alevlere atılmış, koyu kızıl ile dans etmekte. Bu yüzü bir daha karanlıklara gömmemek için ise o ışığın ya eriyen kadar bir mumun ya da küllenene kadar bir şöminenin süresi vardır insanın. Ya bu ışık yeniden yakılır ya da “Siyaha merhaba!”.

 

        Maskeler, insanı hayattan alıkoyan; duygu özgürlüğüne zincir vuran karanlık duvarlar… Ya onlarsız, yalansız, cesur ve dimdik durursun hayatın acımasız yüzüne karşı ya da karanlıkta kalıp sahte bir hayatın içinde kısır bir döngüdür yaşayacağın.  Bir döngüdür bu ve döngüleri durdurmak kırmızı kadar imkânsızdır.

 

 

                                                                                                                         İlayda YILMAZ

                                                                                                                                FL 10 A

VAVEYLA!

      Yüzlerce yıl oldu. Bu süre zarfında savaştık, barıştık, döktük, döküldük. Bordo döktük, bordo döküldük.

     Atalarımız kırmızının tonlarında, bordonun vaveylasında ciğerlerini dolduruyordu, paslı demir kokusuyla. Yerde tabaka hâline gelmiş kirli kan, topraktaki bitkileri aldığı canlarla suluyordu. Toprak her bir ruhu emiyordu belki de. Yıllar önce başlayan kaybetme korkusu, hâlâ da devam ediyor. Vatanımızın, toprak parçamızın, ellerimizin arasından kum gibi kayması ürkütüyor hepimizi. Elden alınmaya çalışılan bütün topraklar, bizi kendine bağlamış olup onlara sahip çıkma isteği uyandırıyor. Çok önce başlamış olan istiklâl savaşları, günümüze kadar gelmiş bulunmakta. Her anımız, her gülüşümüz, her ağlayışımız büyüklerimizin armağanı. Dökmeselerdi, dökülmeselerdi bu satır ve sütun dolamazdı. Bu gün o soğuk demirlerden yayılan pas kokusunu almıyorsak, daha bir huzur içinde ve hayatın başka mücadeleleri içinde sahip olduklarımızın değerini bilemiyorsak bu utanç bizim. Onların sayesinde bir millet oldu, vatan oldu Türkiye. Ancak bu demek değil ki gelecekte de direklerimizi sızlatmayacak paslı demir. Bu demek değil ki düşmeyecek yere kanlı beden.

     Uzun yıllar önce kazanıldı bu vatan, bugün bize ait ve gelecekte de bizim olacak. Bordonun kirli vaveylası tekrar ve tekrar gün yüzüne çıkacak. Hepsi ise tek bir şey için olacak: VATAN.

 

                                                                İlayda YILMAZ

                                                                     9 Fen A

Yalnızlığa Dair

  Yalnızlık oldukça karanlık bir kavramdır. Çünkü yalnızlık insanın onu nasıl yaşadığına bağlıdır. Yalnızlık bazen huzurdur insan için, bazense hüzün. Bazen korkudur; korktuğudur, kaçtığıdır insanın. Bazense insanın kendi kendini arayışıdır tüm hayatı boyunca.

Yalnızlık öğretir insana bilmediklerini, başka insana nasıl muhtaç olduğunu çünkü insan sosyal bir varlıktır ve istese de kopamaz diğer insanlardan, muhtaçtır onlara. Nedeni de basittir, yaşamı değerli kılan şey onu paylaşabilmektir.

  İnsan yalnız kalmak istemez çoğunlukla, çünkü yalnızlık rahatsız eder insanı, çünkü insanın kendini yarım hissetmesine neden olur yalnızlık. Ne mutluluğu tam olur, ne de hüznü. Çünkü paylaşamaz bunların hiçbirini ve paylaşamayınca da hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Güzelliği güzel yapan onu paylaşabildiğimiz kişilerin olmasıdır.

  Kimi zamansa insan kendi kendine teslim olur yalnızlığa, çünkü tek çıkış yolu yalnızlık gibi görünür. Belki başkalarına kızdığı için, belki başkalarından kaçtığı, korktuğu veya onlardan bıktığı için, belki de sadece huzur bulabilmek için, ancak sebep ne olursa olsun bazen yalnızlığı seçer insan. Çünkü pek sevilmese de, her ne kadar insanlar yalnız kalmak istemeseler de, bazen insanın tek sığınağıdır yalnızlık. Belki de bunun nedeni insanın yalnızken aslında kendisini bulmasıdır. Böylece de insan yalnızlığındaki boşluğu kendisi ile doldurur. Ancak yine de, yalnızlığın soğuk kolları her ne kadar ilkin ferahlık verse de insana, zamanla bu ferahlığın yerini dondurucu bir soğuk alır.

  Yalnızlık bir çöle benzer belki de. O uçsuz bucaksız kumlar senin için bir şey ifade etmeyen ve senin de onlar için bir şey ifade etmediğin insanlardır. Ancak o çölde bir yerlerde yeşil bir vaha vardır ve o vaha insanın yalnızlığına son verecek olandır. Ancak o vahayı bulmak için önce o çölü aşmak gerekir, çünkü çöl vahayı anlamlı kılandır.

  Yalnızlık en büyük acıyı ise, aynaya her baktığında artık kendi yüzünden başka bir yüz göremeyeceğini bildiğinde, en çok sevdiğinin artık olmadığını bile bile yaşamak zorunda kaldığında verir insana. Çünkü yalnızlık insanın mutlu olduğunda gözlerindeki ışığın yansımasını bir başka insanın da gözlerinde görememesidir. Çünkü yalnızlık hüznünü sadece kendinle paylaşabilmendir. Ancak yine de yalnızların dilinden sadece yalnızlar anlar. 

HASANABDULLAH

İşgal zamanlarıydı. Abdullah adında çok fakir bir tüccar vardı. Vatanını çok severdi. Çok iyi kalpli bir adamdı. Eline para geçince fakirleri beslerdi. Hasan Köyü’nde yaşayan tek iplik tüccarıydı.

Bir  gün sabah namazı için Yeşil Camii’ye gitti. Camide namazını kıldı. Tam camiden çıkıyordu ki gözüne caminin avlusundaki çanta takıldı. Etraftakilere sordu “Bu çantanın sahibi var mı ?” diye sordu. Onlarda “Yok.” dediler. Abdullah çantayı alıp evine gitti. Evde çantayı açtı ve içinden beş yüz bin sikke çıktı. Saat geç olmuştu, yattı. Çığlıklar ve bağırma sesleriyle uyandı. Yunanların köyü bastığını ve her şeyi yağmaladığını öğrendi. Onun evi köyün en ucundaydı ve Yunanlar daha onun evine gelmemişti ama zaman azalıyordu. O da paraları çantaya koyup evden çıktı ama Yunanlar onun evden çıktığını gördüler ve kovalamaya başladılar. Abdullah deniz kenarına doğru koştu. Gidecek yer kalmamıştı ve Yunanlar etrafını sarmıştı ve Abdullah “Bu para benim milletimin ve asla sizin elinize geçmeyecek! “ dedi ve çantayı denize attı. Bu yer dik yarların bulunduğu bir koydu. Hiçbir canlı bu koya giremez girse de canlı cıkamazdı. Paralar denizin dibini boylarken   askerler onu şehit ettiler. Ama o canı pahasına milletin parasının düşmanın eline geçmemesini sağladı. Hiçbir Yunan askeri o paraları almak için denize girmeye cesaret edemedi..                                            

O olaydan sonra  köyü kuranın adının yanına  bir isim daha eklendi. Köy o tarihten sonra Hasanabdullah  Köyü diye anıldı.

DOSTLUK ENGEL TANIMAZ

     Yaşamak, zorlukları yenmek, başarı yolunda mesafe kazanabilmek için insanların birbirlerinin güçlerine ve fikirlerine ihtiyaçları vardır. Birinin düşünce ve görüşlerinin tükendiği yerde, diğerinin zekâsı yararlı olabilir. Birlik olunan yerde zorlukların önüne çıkan engelleri aşmak daha kolaydır. Engelli olmak çok zor ama bugün yaşıyorsanız siz de bir engelli adayı olabilirsiniz. Yarışmalara hazırlanıyordum ve bu yüzden gecemi gündüzüme katarak çalıştım. Çünkü ben engelli olarak kendimi göstermeliydim. Her türlü engele karışı gelebileceğimi göstermek için kendimi bu kadar zorluyorum.

    Yarışa çok az kalmıştı son bir haftaya girmiştik. Ben çok heyecanlanmaya başlamıştım. Ama şu bir gerçek ki kazanmayı o kadar çok istiyordum ki artık rüyalarıma giriyordu. Kazanmayı geçtim tek istediğim en büyük rakibim John’u geçebilmekti. Ondan da haberler alıyordum o da çok heyecanlıymış ve benim gibi aralıksız çalışıyormuş. “Çalışmaktan önce inanmak lazım.” Dedim kendime. Çünkü inanmadın mı kafadan yenik başlarsın maratona. Ben kendime çok güveniyorum ve inanıyorum. Maratona son iki gün artık kondisyon olarak da fiziki olarak da çok hazırım buna. Bu son iki gece hiç bitmeyecek gibi. Ve son gece heyecan tavan yaptı, bu gece sakin olarak uyumalıyım. Yarın nasıl başlamalıyım güne, nelere dikkat etmeliyim iyice düşünmeliyim kendimi fazla yormadan. Stadyuma geldik son hazırlıklarımı yapıyorum. John hemen yanımda ve bana dik dik bakıp gülüyor. Sıraya geçtik her şey tamam şimdi başlama işaretini bekliyoruz. Ne büyük talihsizlik ki John yine yanımda ama onu takmayacağım sadece maratona kilitlenmiş haldeyim. Start verildi yarışa önde başladım. Açık ara farkla öndeyim. Hemen arkamda John var. Son 50 metre kafamı arkaya çevirdim ki John’un düşmesi bir oldu. Birkaç adım attım ve düşündüm “Bir yarış dostluktan ne kadar nemli olabilir ki?” Yarışı bıraktım John’un yanına geldim ve elinden tuttum kaldırdım. John, bana bakarak “Niye böyle bir şey yaptın?” dedi. Ben de “Kazanmak önemli olsa da dostluk her şeyden önemlidir.” dedim. “Ama bu yarış için çok iyi hazırlanmıştın.” dedi. Ben de “Evet ama dostluk benim için çok daha fazla önem taşıyor.” dedim. John içten bir bakışla “Senin gibi dost asla bulunmaz.” dedi.

    Birden gök gürültüsü gibi duyduğum bir uğultu ve koskoca stadyumun ayakta beni alkışlaması hayatımın en eşsiz anıydı. Unutmamalı ki engel insanların kafalarında başlar ama dostluk hiçbir engeli tanımaz.

Soğuk Bir İstanbul Sabahı

 Babam evimize birkaç kuruş getirebilmek için sabahın erken saatlerinde İstanbul Eminönü’nde ki bir caminin köşesinde simit satıyordu. Üç tekerlekli cam çerçeveli bir arabası vardı. Simitleri üst üste dizerek, soğumasını önlüyordu. Albenisini artırmaya çalışıyordu. Alelacele işe yetişmek için insanlar sıcak simitleri alıyordu. Babamın ise her simit satışında yüzü gülüyordu. 7 – 8 yaşlarında esmer, çatık kaşlı, kahverengi gözlü, kafasında siyah şapkası olan bir çocuk babamı gözlüyordu. Babam onun parası olmadığını fark etti. Çocuğun gözleri sürekli simitlerin üzerindeydi ve arabanın etrafında dolaşıyordu. Babam bir simit alarak çocuğa verdi. Bir anda çocuğun yüzündeki ifade değişti. Çatık kaşları doğruldu ve hiç görmemiş gibi simidini yemeye başladı. Son lokmasını yutkundu ve babama; “Amca sana çok teşekkür ederim, dünden beri hiçbir şey yemedim. Ben de senin gibi simit satmak istiyorum.’’ dedi. Babam hafif bir tebessümle; “Olur ama biraz daha büyümen lazım, şimdilik bana yardım et, yeter.” diye cevap verdi. Çocuğun bu konuşmadan sonra, yüzü gülmeye başladı.

 Sürekli babamın etrafında dolaşıyordu. Sürekli simit alan insanlara garip garip bakıyordu. Bazıları ona laf atıyor, bazıları hiç yüzüne bakmıyordu. Babam ise onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyor o ise sürekli nasıl para alıp verdiğini gözlüyordu. Birkaç saat içinde simitleri satıp eve dönmek için hazırlık yapılıyordu ki çocuk, ağlamaklı bir şekilde onu gözlüyordu. “Hadi bakalım delikanlı arabayı itmekte bana yardım et!”dedi babam. Hemen arabanın sağ köşesinden itmeye başladı. Babam “Emeksiz yemek yoktur. Herkes çalışarak çıkarmalı rızkını.” dedi. Bir taraftan babamı dinliyor, diğer taraftan da arabayı itiyordu. Sanki biraz mahcup olmuştu. Onun parasının olmaması onun suçu değildi tabi, bir anlamda kaderdi belki de. Ne yapabilirdi ki? Babam yoksulluğun ne olduğunu bilirdi ve bu yüzden çok yardım severdi.

  Babam çocuğa sevgi dolu gözlerle bakarak hafif bir sesle: “İnsan ne olduğunu değil, ne olacağını düşünmeli.” dedi.

KAYIT BAŞVURUSU

KAMPUS SEÇİMİ

OKUL SEÇİMİ

SINIF SEÇİMİ