AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

AKA'NIN GENÇ KALEMLERİ

MUTLULUK

               Mutlu olmak nedir sizce? Ufak bir çocuğun gülüşü, bir yaşlının duası, bir kadının sevgisi ya da bir köpeğin havlaması. Belki de hepsi.  İnsan, ömrü boyunca birbirine muhtaçtır. Her ne kadar birey olarak tekiz desek de birbirimize muhtacız.

               Bir günümüzü düşünürsek; sabah kalkıp eşimize kahvaltı hazırladığımız zaman eşimizin yüzündeki o güzel gülüş, kahvaltıyı  eşsiz  güzellikte kılar. Çocuklarımız ile zaman geçirdiğimizde, onlarla oyunlar oynadığımızda ne kadar mutlu olurlar! Ufacık bir sarılmak bile mutluluğumuza mutluluk katar. Anne, babamızı ziyaret ettiğimiz zaman onların mutluluğu tarif edilemez. Bu örnekler uzadıkça uzar. Peki tanımadığımız insanlara yaptığımız şeyler? Karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir engelliye yardım etmemiz, bir kediye su vermemiz, üşüyen bir çocuğa mont almamız… Bunlar yardım etmek değil midir? Aslında bunları farkında olmadan yaparız. Bir kişiye ya da hayvana yaptığımız yardım, akşam yastığa başımızı koyduğumuzda bizim huzurlu uyumamızı sağlar. Toplumumuz vicdani değerleri üst düzeyde olan bir ülkedir. Birçok yardım vakıfları yer almaktadır. Günümüzün iç acısı konularından biri olan kadınlarımızı şiddetten koruyan sığınma evlerimiz, kimsesiz çocuklarımız için çocuk esirgeme kurumlarımız, yaşlılarımız için huzurevlerimiz, hayvan dostlarımız için ise barınaklarımız vardır. Şimdi diyeceksiniz biz de bunları biliyoruz fakat ben size soruyorum. Kaç defa bu dernekleri, vakıfları ziyarete ettiniz? Hangisinin derdine derman, gülüşüne ortak oldunuz? Okullarımız kaç defa gezi düzenledi? Şu an cevapları düşündüğüm zaman ya bir kez ya da hiç cevabını duyar gibiyim.  Elimizden geldiğince bu derneklere, vakıflara bağışlarda bulunup ziyaretlerde bulunalım. Bulunalım ki fiziken orada olamadığımızda, manevi desteğimiz olmadığında bile onlara bu türden de olsa bir yardımımız dokunabilsin. Yarın bizler de  burada olabiliriz ve bu anlamda onları anlamaya çaba sarf etmeliyiz.

      “Faydalı olmak, mutlu olmaya eşit midir?” dersek; bence öyledir. Ulu önderimiz geçmişimize, bugünümüze, geleceğimize yönelik her alanda başarılı bir çizgi içinde faydalı işlerin mimarı olmadı mı? Gelmiş geçmiş en büyük dünya lideri olmak kolay olmadığı gibi hayatı boyunca bunu sürdürebilmek de hiç kolay olmadı şüphesiz. Çok okuyup ileri bir zeka ile kısacık ömründe savaşlarda ve koskoca  bir devlet kurmadaki başarısı tesadüf olmasa gerek. Hele ki; bu devleti ileri medeniyetler seviyesine yükseltmek için çok yönlü değişiklikler yapmak kolay değil. Biz de bence onun izinden giderek ülkemize, milletimize faydalı olup vatanına, milletine faydalı bireyler yetiştirdiğimiz zaman mutluluğumuz sonsuz olacaktır. Christian Andersen’in de dediği gibi  “Yeryüzünde faydalı olmak, mutlu olmanın tek yoludur.”

İlker Alpçetin

Fen Lisesi 10/B 223

MÜREKKEP

    Küçük bir çocukken ben tutmazken elim; kalem, silgi nasıl tutulacağını gösteren kişiydi öğretmenim. Ufacık parmaklarım kavrayamazdı kalemi, sürekli düşürürdüm yere. Hiç düşünmeden geliverirdi yanıma, yerden alıp tekrar sıkıştırırdı parmaklarımın arasına. Yazı yazacağımdan bîhaber başardım kalemi tutmayı. Sınıf arkadaşlarım bir iki çizik atarken defterlerine, ben sadece elime bakıyordum. Kalemi oynatırsam düşer diye korkuyordum. Oysa herkes çok rahat hareket ettirebiliyordu elini. Başardığımı fark eden öğretmenim sevinçle yanıma geldi. Bir umutla defterime baktı. En ufak bir çizik bile yoktu kağıtta. Bembeyaz sayfa duruyordu karşımda. O zamanlar fark etmemiştim o kağıdın beyazlığını.

 

    Şimdilerde ise o kadar mürekkeple doluyor ki kağıdım dertlerimden,özlüyorum o dokunulmamış pürüzsüz yüzeyi. Hala hatırlıyorum öğretmenimin hayal kırıklığıyla baktığı kağıdın yüzünü. Gördüğü en pürüzsüz bir kağıttı önümdeki. Dokunulmamış, bembeyaz kağıt... O buruklukla baktı öğretmen yüzüme. Sınıftaki bir şey başaramayan tek kişiydim. Bunu o hafif, kırık tebessümden anlamıştım. Ön sıralarda oturan, daha öncesinde de kağıt ve kalem ile uğraşıp resimler çizen arkadaşım çağırdı başımda duran öğretmenimi. Bana bakan kimse kalmayınca bir damla gözyaşı düştü kağıdımın tam ortasına. Bir anda sildim art arda düşen gözyaşlarımı. Çok çok ufakça tebessüm buldu dudaklarımı. Mühürlenmişti işte kağıdım. Bomboş değildi artık. Evet çok saçmaydı düşüncem, şimdi bunları yazabileceğimi bilseydim eğer değil tebessüm etmek mimik bile yapmazdım o zaman ki halime. Nerden geldiğini merak ettiğim, küçük çaplı cesaretimle çizgiler atmaya başladım kağıda. Bir sürü mürekkep izi tutmuştu kağıdımı. Yine de öğretmenimi çağırıp gösteremedim mühürlediğim kağıdımı. Hiç bilmedi öğretmenim benim de kağıdımı doldurabildiğimi. Hep en arka sıralarda oturdum,hep saklandım. Oysa çekinmeden her şeyimi paylaşabileceğim kişiydi öğretmenim.

 

      Bilseydim şimdilerde bu kadar derdimi yazıp beyaz bir yer bırakmayacağımı kağıtlarımda, hiç çekinmez, utanmazdım kendimden. Çünkü ben utanırken o halimden, gurur duyabileceğim tek yanımmış meğer...

                                                                                             

MELİS BABAYİĞİT

                                                                                                                                                                                                                                                                        FL 10 B

FAYDACI OLMA, FAYDALI OL

   Faydalı insan, bir işe veya başka bir insana yardım eden, yarar sağlayan insandır. Faydacı insan ise başkalarından medet uman, onlardan her şeyi bekleyendir. “Faydacı olma, faydalı ol!” sloganı bize, başkalarından çıkar ilişkisi içinde yarar sağlamak yerine başkalarına yardım et, anlamını verir.

   Yardım demişken bu sloganı kendine ilke edinen çeşitli dernekler ve vakıflardan söz etmek isterim. Örneğin; UNICEF, UNESCO, LÖSEV. Bu tür oluşumlar insanlara karşılıksız yardım eder ve faydalı işler yapar. Bence bu konu üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur. İnsan eğer yardım ediyorsa iyi kalplidir, sevgi doludur. Mutlaka saygı duyulması gereken biridir. Fakat yardımsever olmayan insan bencildir. Kendi kişisel hayatında da mutsuzdur.

    Düşünün, herkesin birbirine yardımcı olduğu bir yer. Dünya ne güzel olurdu, değil mi? Ama biz insanlar hep bencilliği seçiyoruz ve faydacı bir tavır sergiliyoruz. Yardım etmiyoruz. İnsanların birbirine tahammülü bile yok. İnsanların bu tavrı toplumun geneline yansıyor ve bu durum beni çok üzüyor. Eğer ülkeye yön verebilecek biri olsaydım insanlara öğreteceğim ilk şey “yardımlaşma” olurdu.

    Evet, belki ülkeye yön verebilecek güçte değilim fakat her insanın elinden gelenin en iyisini yapması gerektiğine inananlardanım. Bu yüzden faydacı değil, faydalı bir bireyim. Sen de elinden gelenin en iyisini yap. Faydacı olma, faydalı ol!

 

İNSAN HAKLARI

        Hak, insanların elinde barındırdığı, isteyebileceğimiz, kullanabileceğimiz, başkaları tarafından yok edilemez yetkidir. İnsanlar çeşitli haklara sahiptir.

         Sizin hakkınızın yendiğini oldu mu hiç? Ya da bu gibi bir durumla karşılaşsanız tepkiniz ne olurdu? İnsanların zar zor, gece gündüz yemeyip içmeden, çalışarak kazandığı, alın teri olan parasının çalındığını ya da sadece 8-9 yaşlarındaki çocukların ayakkabı cilalayarak veya alışveriş merkezleri önünde mendil satarak ekmek parası kazanmaya çalışmasını hayal edebiliyor musunuz? Şimdi onlarla empati kurmaya çalışın. Sadece düşünmekle kalmayıp orada olduğunuzu varsayın.O soğukta,o ayazda binaların dibinde daha çok küçük yaşta dilenen çocuklar var.Yaşama haklarının ihmal edilmediğini söyleyebilir misiniz? Yaşama hakkı,eğitim hakkı,barınma,beslenme,sağlık hakkı ve daha sayamayacağımız birçok hak var.Bu haklarımız bize doğuştan verilir ve doğuştan sahip olduğumuz yetkilere asla dukunulamaz. Eğer herhangi bir müdahale olursa insanlar arası eşitlik sağlanamamış olur. Peki, biz o çocuklarla eşit haklara sahip miyiz?

        Belki haberlerde görmüşsünüzdür. Çamurdan,tahtadan,kartondan ev yapmaya çalışan birçok insan var. Bu insanların barınma hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Bazı fakir ailelerin çocuklarının iyi bir eğitim alması çok da mümkün olmuyor. Ayrıca devletin yardım etmesi gereken onlarca aile var.Tahminen anne babalarımız haftada en az bir kez alışverişe, bir şeyler almaya gidiyor. Aldıkları da çoğu zaman elimizde olan şeyler.Bir de diğer anne babaları düşünelim. Geliri az olan ya da hiç olmayan,elindekilerle geçinmeye çalışan,cılız çocuklarına az da olsa doymuşluk hissi vermek için çabalayanlara… Paraları olmadığı için doğru düzgün beslenemiyorlar bile. Beslenemedikleri için de sağlıklı olmuyorlar. Sonuçta hakları ihlal edilmiş oluyor ve bu duruma hala göz yumanlar var.Tabii ki bu durumlar sadece duvarlara afişler asarak önlenemiyor. İnsanların bu duruma karşı bilinçli bir şekilde önlem alması gerekiyor.

           Sonuç olarak sahip olduğumuz bu haklar, yaşam için büyük önem taşır. Haklarımızı kullanırken başka insanların haklarına saygı duymalıyız. Hakları ihlal edilen insanlar için de somut çalışmalar yapmalıyız.

                                                                                                         

 

                                                                                                                                   TUNA KARTAL / 7-D

                                                                                                                                          

SEVGİ

 

     Zaman akıp gidiyor adeta su gibi… Zaman geçse de olsun, zaman biter. Ama sevgi zaman gibi değil. Sevgi dediğin hayattır. Dünyadır, hiçbir şeye değişilmez. Ne paraya ne de bir eşyaya…

    Zorla sevemezsin, sevdiremezsin. Eğer seveceksen gönülden ve isteyerek seveceksin. Eğer birini seviyorsan ama bunu söyleyemiyorsan o zaman işte o zaman bil ki o, senin için bir zaman kaybıdır. İnanın, sevgi saklanacak bir duygu değil!  

   Peki, herkesi sevebilir miyiz? Hayır, bu mümkün değil. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ama herkes herkese saygılı olmak zorunda. Saygı aslında sevginin bir parçasıdır. Bir insanı seversen bil ki zamanla saygı da duyacaksın ona.

   Zorla sevemezsin, sevdiremezsin demiştik. Çok sevdiğimiz birinin bizi sevmemesi de mümkün. Evet, kulağa garip geliyor olabilir ama doğru. Ne demiş Nazım Hikmet? ‘Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir. Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?’

      Siz, siz olun sevgi gibi bir duygunun büyüklüğüne inanın. Karşılık beklemeden sevin. Zaten karşılık beklersek bu bir tür çıkar ilişkisine dönmez mi? Dünya sevdikçe güzelleşir.

DOĞANIN PİLİ

     Dünyadaki her şey bir döngü içerisinde gelişir. Ve bu döngüde yaşayanbiz, faydacı olmak yerine faydalı olursak daha düzenli, daha temiz ve daha güzel bir dünyamız olur.

     Bir tohum atarsak toprağa ağaç olur. O ağaç insanlara gölge, kuşlara yuva olur. Kapımızın önüne bir kap su koyarsak evsiz hayvanlara hayat olur. Evimizde boşa yanan lambaları söndürürsek hem ev ekonomisine hem de dünyaya faydamız olur.

     Tüketmenin yanında üretmeyi ve korumayı da bilmek gerekir. Bu hepimizin dünyası ve kaynakları tüketmemek de bizim elimizde.

     Doğanın pili bitmesin, kaynaklarımız tükenmesin.

PUSULA

     Kitap, engin denizlere açıldığımızda bize yol gösteren pusula, yalnızlığımızı paylaştığımız yol arkadaşıdır. Paylaşmaktır bazen sevinci ve hüznü. Tanışmaktır. Hayal gücümüzün sınırlarını kaldıran, bizi gerçeklere hapsolmaktan kurtarandır.

     Hissetmektir kitap, hayatı hissetmek. Anlamak gibidir anlaşılamayanı. Her yeni güne uyandığımızda perdelerin arasından sızan umut, sessiz ama derinden gelen huzurdur.

     Başarıdır bazen de. Başarıya atılan ilk adımdır. Gelecekte iyi bir meslekte başarılı olmak isteyenlere bunun sadece çalışarak olmayacağının kanıtıdır.

     Kitaplara önem verin ve çok okuyun ki hem kendinize iyi bir gelecek hazırlayın hem hayat denizinde karşılaştığınız her fırtınada sığınacak bir limana sahip olun.

ALTIN KOLYE

Kurtuluş savaşı yıllarında halk çok fakirleşmişti. Her aile yoksulluğu derinden hissediyor buna bir çare arıyordu.  Fakat her ne kadar uğraşsalar da çözüm yok gibiydi. Bir gün uzun boylu iyi giyimli ve orta yaşlı bir adam çıkageldi. Tanrı misafiri olduğunu ve izin vermeleri  halinde bir gece konaklayacağını belirtti. Aile  fertleri kısa bir münazaradan sonra adamı evlerine davet ettiler. Adam eve buyur edilince kendini kısaca tanıttı.    

-Benim adımı bilmeniz önemli değil ama bilmek isterseniz bana Kerem de diyebilirsiniz. Uzun bir yoldan gelip uzun bir yola gitmekteyim.  Ülkemiz ne yazık ki savaş içerisinde. kime gitsem yoksulluk bahane edilir beni ağırlamak zor gelir. Komşu köyde adınızı duydum. Hanenize misafir olmak istedim.

Evin bütün fertleri bu konuşmadan bir şey anlamamıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kandilin kısık ışığında misafire ne varsa ikram edildi. Yoksulluktu ya ikram edilenler az ve özdü. Sabah olunca bu uzun boylu iyi giyimli orta yaşlı adam kimseye bir şey demeden ortalıktan kaybolup gitti. Giderken de yanında getirdiği kelebeğe benzeyen el yapımı kolyeyi yattı odaya sakladı.

Aslında bu adam inançlı bir devlet memuruydu. görevi kasaba kasaba gezip vergi toplamaktı. Ama yolu öyle yerlere düşüyor insanlardan selamlarından başka alacak bir şeylerinin  olmadığını görüyor içten içe kurtuluş reçetesi arıyordu. Günler haftaları haftalar ayları kovalamış ülke sonunda düzlüğe çıkmıştı. Son düşman askeri de vatandan atılalı sadece birkaç hafta oluyordu.  Ülkeye barış gelmiş Kerem’in de vazifesi son bulmuştu. Kasabasına dönerken yine uğradı.  bütün köylüyü huzurunda topladı ve kim olduğunu açıkladı. Ardından köylüyü de peşine takıp misafir kaldığı evin yolunu tuttu. Kerem önde ahali arkada eve vardılar. ev halkı bu orta yaşlı adamı görünce hemen tanıdı. Ahaliyi görünce ise derin bir korkuya kapıldılar. Kerem kendini tanıştırdı ve eve bir kolye bıraktığını onu kendisine vermelerini istedi. Ev halkı şaşkındı. böyle bir kolyenin varlığından haberdar değildi. Kerem odaya çıktı ve kolyeyi sakladığı yerde buldu. dışarı çıktı ve olanları anlatmaya başladı:  

-Ben yeni kurulan devletin bir vergi memuruydum. Görevim buraların vergisini savaştaki devletime iletmekti. Gördüm ki sizde yoksullukla bir savaş içindesiniz. Sizlerin yoksulluğu beni derinden etkiledi. bir çoğunuzun oğlu eşi babası zaten savaşta. Ve verecek canınızdan başka bir şeyiniz yok.  o yüzden size kim olduğumu diyemedim. Beni affedin.

Kerem sözlerini bitirirken gençten bir gelin haykırarak bağırdı:

-Seni neden affedelim? Vatanımız paraya ihtiyaç duyarken sen elindeki şuncacık kolyeyi sakladın diye mi affedelim?

Kerem bu söz üzerine sözü kesip bir adım öne atılarak sesini de yükselterek devam etti:

-Evet bu kolyeyi sakladım. Bir önceki köyün en zengini elinde kalan son değerli eşyası olarak bana bunu verdi. Duydum ki düşman askeri buralarda pusu kurmuş. Şuncacık kolyenin bile bu hainlerin eline geçmesine razı olmadı gönlüm. O yüzden sakladım. Vicdanım onu tekrar alamadığım için rahat etmedi. Vazifemden istifa ederek onu buraya almaya memleketimin yoksul insanlarının vatanına alıp götürmeye geldim. Ey ahali bir kez daha söylüyorum beni affedin.          

Aradan  yıllar geçmiş Türkiye içine girdiği yoksulluk  mücadelesini kazanmıştı.  Bu kasabadaki herkes o günlerin bir anısı olsun diye, evlenecek gelinlik kızlarına, vatan için yaptıkları fedakarlıkların anısına, böyle bir ceyiz takısı hediye etmeyi gelenek haline getirmişler  .Adınada Kerem kolyesi denmiş.

                                                        Sude SARIKAYA   7/D

KÜÇÜK FATMA

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla Kurtuluş savaşı başlamıştı. Ülke yokluk içerisindeydi. Akhisar Kasabası’nda yaşayanlar var olan imkânlarıyla cephedeki askerlere erzak götürüyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Kadınlar askerlerin üşümemesi için onlara kazaklar dikiyor, o kazakları cepheye gönderiyordu.

Akhisar Kasabası’nda yaşayan erkeler aileleriyle vedalaşıp cepheye gidiyorlardı. Tüm anneler perişandı. Ahmet’in annesi Fadime Hanım çok iyi bir kadındı. Oğluyla vedalaşırken çok üzgün olup bunu Ahmet üzülmesin diye belli etmiyordu. Ahmet’in eşi Ayşe hamileydi. Ahmet’in nur topu gibi bir evladı doğacaktı. O saat gelmişti. Ahmet artık gidiyordu. Anası, eşi perişan olmuştu. Ama her şeye rağmen vatanlarına ve Ahmet’e güveniyordu. Fadime Hanım diktiği kazakları verip sıkı sıkı sarılmıştı oğluna. Askerler yola çıkmıştı. Cepheye vardıklarında savaş devam ediyordu. Ahmet’in cepheden arkadaşı Mehmet büyüyünce öğretmen olmak istiyordu ve hayallerini Ahmet’e anlatıyordu. Bir gün yine cephede savaşırken düşmanların bomba atmasıyla Ahmet şehit oldu. O gün Ahmet’in bir kızı doğdu.  O gün Mehmet, Ahmet’in annesi Fadime Hanım’ı aradı.

Fadime Hanım:

-Oğlum, nur yüzlüm, Ahmet’im nasılsın?

Mehmet gözyaşlarına hâkim olamadı ve:

-Fadime Teyzem, ben Mehmet. Sana bir iyi, bir kötü haberim var. İyi haberim şu ki Ahmet kızının doğduğunu öğrendi ve çok mutlu oldu. Sizden bir şey istedi. Kızının adının Fatma olmasını. Kötü haberde şu ki oğlunuz ruhunu Türk milletine teslim etti ve şehit oldu.

Fadime Hanım çok üzülmüştü. Buna rağmen dik durarak,

-VATAN SAĞOLSUN, dedi  ve telefonu kapattı.

Mehmet üzgünce cepheye gitti ve savaşa devam etti. Günler sonra savaş kazanıldı ve Türk milleti bağımsızlığını ilan etti. Yıllar, yıllar sonra Fatma büyüdü okula başladı. Zorluklar içinde çalışkan bir kız olmuştu. Fakat kıyafetleri eskimiş, ayakkabıları yırtılmış olduğu için okula giderken zorluk çekiyordu. Kıyafetlerinin eskimiş olduğunu gören öğretmen ana adını sordu. Fatma öğretmenim diye cevap verdi.

-Kızım senin babanın adı nedir?

-Ahmet öğretmenim.

-Benim cephede, beni kurtarmak isterken şehit olan arkadaşımın adı da Ahmet idi. O da kızının adının hep Fatma olmasını isterdi. Ama yeni doğan kızını göremeden vatanı için şehit olmuştu.

-Benim babam da Kurtuluş Savaşı’nda şehit oldu öğretmenim.

-Fatma’nın cepheden arkadaşı olan Ahmet’in kızı olduğunu öğrenen Mehmet Öğretmen Fatma’ya sıkıca sarıldı ve bir daha hiç bırakmayacağına dair söz verdi.

                                                                                                                              Doğa Afra ATAÇ 7/C

KADER ANA 

  Kurtuluş Savaşı’nın yeni başladığı zamanlarda, halk vatanına yardımcı olmak için elinden geleni yapıyordu. Erkekler, vatan uğruna canlarını ortaya koyarak savaşa gidiyor, kadınlar, askerlere kazaklar, kıyafetler örüyor, yemekler yapıyordu. Bu kadınlardan biri de Kader Ana’ydı.

  Kader Ana küçük bir köyde iki kızıyla beraber oturuyordu. Eşini kısa bir süre önce savaşta kaybetmişti fakat bir damla gözyaşı bile dökmemiş ve ‘’Vatan Sağ olsun’’ demişti. Kızlarıyla beraber yaptığı yemekleri sahra çadırına götürmek üzere kızlarıyla vedalaşıp evden çıktı. Mahallede in cin top oynuyor, toz topraktan karşısı gözükmüyordu. Bu hava bile insanın içini ürpertmeye yetiyordu. Bağıran askerlerin sesleri ve silah sesleri birbirine karışmıştı. Kader Ana savaş meydanından uzak olan sahra çadırına gitti, askerlerin yaralarını sardı. Kızlarıyla beraber yaptığı çorbayı askerlere içirdi. Tek kolu, bacağı kopmuş askerler adeta acı çekmiyormuş gibi vatanı için savaşmaya can atıyor, geri dönmek istiyorlardı. Onların bu halini gören Kader Ana oğullarıyla gurur duyuyordu ancak onlar vatan için bu kadar çok şey yaparken onun sadece yemek yaparak ve yaraları sararak yeterince yardımcı olamadığını düşündü. Savaşa katılmaya karar verdi.

  Sahra çadırında işi bitince eve gitti ve kızlarıyla helalleşti, onlara asla üzülmemelerini ve vatan için ellerinden geleni yapmalarını istediğini söyledi. Evden çıkarken arkasında gözü yaşlı kızlarını bırakmıştı.

  Aradan haftalar geçmişti ancak annelerinden haber alamamışlardı. Kader Ana’yı merak eden kızları ilk olarak sahra çadırına gitmeye karar verdiler. Sahra çadırındaki hemşireye annelerinden bahsettiler, kadın hemen onun Kader Ana olduğunu anladı ve kızlarına olayı açıkladı. Kader Ana vatanı için kahramanca savaştı, Türk bayrağının yere değmesine izin vermedi. İki gün önce  savaşta on  beş yaşındaki bir gencin ölmesini engellerken sırtından vurularak hayatını kaybetti. Ancak Kader Anayı orada bırakmadılar ve geri getirdiler, isterseniz sizi şehit olduğu yere götürebilirim dedi hemşire.  Kader Ananın şehit olduğu kurtarılmış vatan toprağına  gittiler. Kızları mezarın başında ağlarken kadın onlara annesinin son mektubunu verdi. Mektupta yazanlar kızlarına annelerinden kalan son öğüttü. 

 ‘’ Kızlarım

 Eğer hayatımı kaybedersem sakın üzülmeyin, her şey vatan içindir. Bende babanız gibi şehit düşebilirim. İşte bu zaman arkamızdan ağlamak yerine vatanınıza olabildiğince faydalı olun. Bu size son vasiyetimdir. Türk Bayrağı’nı asla yere düşürmeyin. ‘’

 Kızları mektubu okuduktan sonra savaşa gitmeye karar verdiler ve anne ve babaları gibi cesurca savaştılar.

 

                                                                 Ilgın DALKIRAN   7/C

ÇİNİ

Günlerden bir gün genç adam Osmanlı zamanından kalma bir türbenin çinilerine göz dikmişti . Bu çinilere paha biçilemiyordu. Ne var ne ederim o çinileri gecenin bir vaktinde çalarım diyordu. Hırsızlık için  beklemeye başladı. Türbenin bahçesinde uyuya kaldı. Sabaha karşı yandaki camiden   sabah namazından çıkan cemaatin sesine uyandı. Onların gitmesini bekledi.               

Türbenin  boş olduğunu sanıp içeri girdi.  İçeride bir yaşlı adamın ibadet ettiğini gördü ve öylece kalakaldı. Bunun üzerine genç adam ihtiyarı boş verip caminin çinilerini sökmeye başladı. İçinden ' zengin oldum zengin' diye sevinirken  yaşlı adam duasını bitirip yanına yaklaştı. Oldukça hoş bir ses tonuyla yaptığının nasıl bir yanlış olduğunu anlatmaya başladı. Genç adam başlarda kulak asmasa da birkaç dakika geçince adamın dedikleri içine dokunmaya başladı. Yaptığının ne kadar büyük bir yanlış olduğunu eskiye özellikle de atalarının en büyük mirası olan yapılara zarar vermenin ne kadar büyük bir alçaklık olduğunu fark edince ağlayarak yaşlı adamın dizlerine kapandı. 

Söktüğü taşları yerine yerleştirerek birlikte türbeden çıktılar. Birkaç yıl sonra genç adam hayatının mesleğinin seçimini o geçe yaşadığı olayla yaptığının farkına vardı.Yeni mesleği ne miydi? Hasar görmüş tarihi eserleri restore etmek...

                                                                                                    Ediz ÇALIŞ   7/D

NİZAMETTİN DEDE

Nizamettin dede, bir kahraman, bir şehit, bir Çanakkale gazisiydi. Gençleri elinden geldiğince bilinçlendirmek istiyordu. Bunun için okullara gidiyor, gençlere anılarını, vatanı,şehitleri anlatıyordu.

  Yine bir gün Ankara'da ki bir okula gitmişti. Okulun bahçesinde, tarih öğretmeni olduğunu tahmin ettiği bir adam duruyordu. Öğretmen, dedenin elindeki büyük tabloyu aldı ve taşımasına yardım etti. Ağır ağır merdivenlerden çıkıyorlardı şimdi.

Sınıfın önüne geldiklerinde içeri girdiler. Öğretmen elindeki tabloyu masaya bıraktı ve bir köşeye geçip sessizce dedenin anlatmasını bekledi. Öğrenciler ayaktaydı.

''Merhaba gençler'' Öğrencilere oturmalarını işaret etti. ''Ben Çanakkale gazisiyim.'' diye söze başladı. Masadan tabloyu alarak öğrencilerin görmesini sağladı. Temiz, ince camın içinde kırmızı kumaşın üstünde ay-yıldız vardı. ''Bunu bana komutanım, cephede vermişti. Unutmamam, bir parçam gibi kalsın diye vatan. Şimdi ben size veriyorum bunu. Gördükçe vatanı, tarihimizi hatırlayın diye.''

Çanakkale'den, anılarından ve vatan sevgisinden bahsetti. ''Sevgili çocuklar, siz şehit oğlu, bir gazi, bir Atatürksünüz! Sizin yaşınızdaki gençler şehit olacaklarını bile bile, gözlerini kırpmadan cepheye gittiler. Sadece ailelerini değil, vatanı düşündüler.'' derin bir nefes aldı. ''Vatanı korudular.'' gözleri yaş içinde kalmıştı. Öğrenciler de ağlıyorlardı. 

''Ağlamayın gençler, ağlamayın! Onların yerini yeni kahramanlar, sizler alacaksınız! Vatan size emanet. Vatanınızı, milletinizi, bayrağınızı sevin, koruyun. Tarihimizi unutturmayın. Sizler bir geleceksiniz. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!''

                                                          Irmak UZUN   7/B

KAYIT BAŞVURUSU

KAMPUS SEÇİMİ

OKUL SEÇİMİ

SINIF SEÇİMİ